Gidebildiğim her yere gitmek isterim, güzel anılar yaşamak isterim.

Piyano çalarım, Chopin piyano hocamın çok sevdiği bir besteciydi. Şimdi benim de öyle oldu. Bazen azıcık gitar tıngırdatırım. İlkokuldan beri renkleri ve yazı karakterleri değişen şiir defterlerim olmuştur. Seslendirme ve tiyatroyla uğraşırım. Bir ara grafik ve desen çizimleriyle uğraşmışımdır hala da biraz ilgilenmekteyimdir. Sinemaya, konserlere, sergilere vs gitmeyi de ayrıca severim. Kedileri çok severim, onlarla iç içe olmaktan onlara benzemeye başlamış bir tarafım vardır. Psikoloji okurum ve sosyal psikoloji dersinde de öğrendiğim gibi "biz sosyal hayvanlarız" ve ben de "bir sosyal kedi" yim...

NEDİM DEDE

Yeni evimize taşınalı yaklaşık bir buçuk ay oldu. Site yeni olduğu için herkeste bir heyecan var. Herkes doğru bir seçim mi yaptı, iyi mi etti, kötü mü etti telaşlı bir heyecanda. Staja gittiğim bir Salı günü (geçen hafta) asansörde Nedim Dede’yle karşılaştım. Uzun boylu, boncuk gözlü, pamuk saçlı, gür, Atatürk’e kaçan kaşları olan Nedim Dede…

- Merhaba, dedi bana tok ama tatlı sesiyle. Bu asansör de ne yavaş kapanıyor. Siz hangi dairedesiniz?

-Merhaba, dedim ben de gülümseyerek. 62, siz?

- 53 biz de, üst üsteyiz herhalde.

-Herhalde dedim, yeni mi taşındınız?

Nedim dede ekmek almaya çıkmış o sabah. Fırından çıtır çıtır ekmeğini alıp torunuyla kahvaltı yapacakmış. Bir buçuk aydır buradalarmış. İzmirli Nedim Dede. Kızının yanına torun bakmaya gelmiş eşiyle anlayacağınız. Apartımanda oturmaktan biraz üzgün gibiydi. Ama yeşilliğe baktığı için iyi olduğundan konuştuk apatımanın. Bir bilseydi benim de Emirgan hasretiyle yanıp tutuştuğumu, o an sıra gelmedi onu söyleyecek. 

-Ne güzel, sıcak sıcak ekmek alıyorsunuz sabahları, dedim. 

O fırında güzel ekmekler olduğundan konuştuk, adımı sordu, Kumru sandı önce, ben de Funda diye düzelttim. İzmirliliğin getirdiği bir şey olsa gerek. 

Sabah sabah yüzümü güldürmüştü Nedim Dede. Bir daha rastlaşır mıyız diye düşündüm içimden. O da beni mi pek sevdi nedir, bu hafta içinde 2-3 kez karşılaştık. 

Bugün gene gördü beni, önce arabanın içinden ben onu farkettim, belki o da beni. Ama selam vermeye çekindim. Sonra indim ve onun da apartımana girdiğini gördüm. Koştum ona yetişmek için. “Ooo, nasılsın Funda?” dedi bana. Torunu Rüya ve eşi Sevinç Hanım ile tanıştırdı. Yanakları kocaman, güler yüzlü bir torundu Rüya.

Nedim Dede, bizde emeği çok büyük olan anneannem ve dedemi hatırlattı bana. Dede’me çok doyamamıştım, küçük yaştayken ben vefat emişti. Çok severdi beni. Anneannemin yeri de onun yeri de başkaydı benim için. Kendilerini bize adamışlardı. Kavga ettiklerinde ben üzülünce, kıyamazlardı bana. Annem anlatırdı, bir gün ağabeyimin canı pazardan çilek çekmiş ama Dedem “Bu çilekler bozuk oğlum sonra alırız.” demiş. Ağabeyim de ben de bir şey isteyen çocuklar değildik, ama isteyeceği tutmuş. Dedem almayınca da eve gelip yatmış yataktan çıkmamış, surat asmış. Dedem önce anlamamış, sonra durum anlaşılınca ertesi gün gidip bir sürü çilek almış ona.

Dedemle benim dialoglarım çok komikti. Ben bilmiş bir kızdım. Bir gün ona beni neden lunaparka çok götürmediğini sordum. Bana “Kızım sen benim yaşlılığıma geldin, ağabeyini çok gezdirirdim ama seni gezdiremiyorum.” dedi. Ben de ona “Bir de utanmadan söylüyorsun.” diye kızmıştım da, gülmekten ölmüştü.

Bir gün de hastayken “Kızım sen büyü de bizi de iyileştir, doktor ol.” demişti.  Ben de elimi sallayarak “Ohooo dede, ben büyüyene kadar sen çoktan ölürsün.” demiştim. Şimdi büyüdüm, psikoloji okudum. Bu lafı da dedem herkese gülerek anlatırdı, belki de üzülmüştü büyüdüğümü göremeyeceğini düşünüp. 

Nedim Dede de aklıma bu anıları getirdi. Kim bilir ne çok seviyordur torununu. Onun için İzmir’i bırakıp bir buçuk aylığına gelmiş buraya. Onun da zinde zamanlarına denk gelmiş torunu, onu gezdiriyor, kucağından indirmiyordu. Evine sabahları sıcak ekmek ile gazete alıyordu. Beni de sevmişti, ben de onu. Onunla samimi olduğumda, ona Nedim Dede derim belki kabul ederse… İçimde dede sevgisi uyandırdığı için tekrar… Yine ne zaman görüşeceğiz kim bilir?…

UNUTULMAZ ANLAR: David HELFGOTT

David Helfgott’u ilk piyano hocamdan duymuştum. Şizofren, ama oturduğu anda sakinleşip piyanosunu çalan minyon ama dev yürekli adam. Shine filmini ilk izlediğimde, onun duygularını içimde hissettim adeta. Daha sonra defalarca izlediğim zamanlarda da…

Annemle birlikte izledik Shine’ı. Bu filmde David Helfgott’un hayatı anlatılıyor. Fakat kendisini oynayan Geoffrey Rush da çok başarılı. Bilmeseniz o zannedebilirsiniz. Zaten kendisi de oscar ödülü aldı bu filmle. Tabii Helfgott’un yardımları da büyük.

Hastalığı yaratan ve tetikleyen nedenler vardır. Genetik olarak o hastalık biyolojinizde olsa dahi ortaya çıkmayabilir. O noktada filmden anladığımız kadarıyla Helfgott’un katı Yahudi babası, özellikle onun hastalığını tetikleyen nedenler arasında. Fakat Helfgott ne yapıp edip piyano çalmaktan vazgeçmiyor, babasının da çok istediği Rahmaninov’u çaldıktan sonra “iç müziğini” kaybedip hastahaneye yatmış olsa bile…

Psikiyatrik hastalarda aile çok büyük bir önem taşır. Çünkü bu hastalıklar, kişinin adeta bir savunma mekanizması gibi sorundan etkilenmemesi için kişiyi içe döndürür. Bunu her ne kadar kişiyi korumak için yapsa da bu durumda hastanın sosyal hayatla ilişkisi büyük ölçüde zarar görür. Hastaların, hastalıklarını bilmeyen kişilerle konuşmaya çekindiklerini, yanlış anlaşılmaktan korkduklarını çok görürüz. Bu noktada bence en önemli şey, sevgi ve saygıdır. David Helfgott, hastalığının ilerlemiş olduğu dönemde şu anki eşini tanıdığı için bence çok şanslıdır. Oldukça hareketli, sevecen olan David, eşinin sevgisini kazanmış ve belki de onda babasından göremediği sevgiyi tatmıştır. Eşi sayesinde David Helfgott başarılı piyano hayatına geri dönmüştür.

Annemle hemen Helfgott’un konserlerini araştırmaya giriştik. Fakat yakın bir tarihte yoktu. Bir sene sonra, ben Erasmus için gittiğim İtalya’dayken, erkek arkadaşım bana Helfgott’un son Avrupa turnesine çıkacağını ve İstanbul’a da geleceğini müjdeledi (ben annemin bana söylediğini hatırlamışım bir an, ondan özür diliyorum) O tarihte ben de İstanbul’da olacaktım ve o anın gelmesini heyecanla bekledim. 

Konser günü aklımızda hep onun hareketleriyle ilgili hayaller vardı.  Elimizi tutacak mı? Deli dolu hareketleriyle bizi selamlayacak mı? Evet, koşarak çıktı sahneye. İsterse selam veriyor ve alkış istiyordu bizden, isterse konserine devam ediyordu. Kalıpları yıkarak bazı şarkıları çalarken değiştirdiği bile söyleniyor. Önünde nota yoktu. Çalarken piyanoya gömülüyordu, kafasını bile zor görüyordunuz. Dudaklarıyla “bbbb” yapıyordu, “lalalala” diye parçaya eşlik ediyordu. Mutlu muydu? Mutlu gözüküyordu… Son şarkılarda heyecanlandık, fotoğraf makinamızı alıp, belki de elimizi tutar umuduyla şarkı bitince önlere koştuk. Bir de ne görelim? Bir yığın dolusu insan. David herkese o yumuşacık eliyle dokundu sahneden. Kendi kendine mırıldanıyordu. Onu tekrar çağırdığımızda sanki kararsız kalmış gibiydi, kulisten eşinin sarı saçı göründü, onunla konuştu. Sonra müthiş bir alkışla tekrar sahneye çıktı ve daha oturmadan tıkır tıkır “Flight of the Bumblebee” yi çalmaya başladı. Herkes sahnenin dibine çömeldi, videolar konuştu. Bazı gazeteciler bunu kötüye kullanmak istedi. Onları kınadım. Hasta da olsa o “David Helfgott”u. 

David gitti, yerimde duramıyordum ama. O an sanat terapisti olmak için daha da büyük bir istek uyandı içimde. Bizim hastalarımızdan da böyle bir şey çıkamaz mıydı? Neden olmasın?

Psikolojide “şizofren Ali” söylemi yanlıştır. “Ali’nin şizofreni hastalığı” doğrudur. Çünkü Ali, şizofren olmaktan ibaret değildir. Bu sadece onun kişiliğinin parçalarından bir tanesidir. “Ayşe’nin hipertansiyonu” gibi. Bu nokta, kişiliğimizin olumsuz yönlerine takılı kalmamak için önemlidir. Ne olursanız olun, sevgi ve azim ile mutlu olmamak mümkün değil. Helfgott, doktora unvanını haketmiş bir piyanisttir.

Derken imza sırası olduğunu fark ettik! Fakat ortada Helfgott yok. Konsoloslar ile bir kokteyldeymiş. Onu getirmek, zapdetmek de hiç kolay bir iş değil doğrusu. Bizi aşağıdaki salona aldılar. Helfgott ve sonra eşi alkışlar eşliğinde geldi. Ondan yaşça büyük ve astrolog olan eşi ona hep yardım ediyordu. Helgott herkese ismini soruyor fakat eşi “Just sign it David!” (“Sadece imzala David”) demek zorunda kalıyordu. Herkese imzalatacağı sayfayı hazır etmeleri söylendi. David yerinde durmuyor, espriler yapıyordu. Çok güzel, Hawai desenli saten bir gömlek giymişti. Babam gittiğinde yanındaki annemi ben sanmış ve ona kızım diye tanıtıyordu, derken gülüşmeler oldu. Sonra fotoğraf çekindik. David’in eli yine omzumuzdaydı. 

Rahmaninov çalmadı…

Unutulmaz bir geceydi, hayatım boyunca unutamayacağım bir gece. Hani bazı tanımak istediğiniz, dedeniz, amcanız, teyzeniz olmasını dilediğiniz sanatçılar olur mu bilmem? Ben David’in benim dedem falan olmasını çok isterdim. Ama onun o sevgisini ve elinin yumuşaklığını içimde hissetmek de çok güzel bir duyguydu. Çok yaşa David Helfgott! “Piyanon hiç ağlamasın”.

image

Reblogged from vintagegal  6.671 not

In ‘The Breakfast Club,’ I played the Simple Minds song three times, with three mixes — the demo, an instrumental and a vocal mix at the end,” he said. “You had a raw sound on the demo, then it went into a finished instrumental track and then we played it at the end. People get used to music by hearing it repetitively. You play it three times, so by the end of the movie they will get it. And it was a hit, which was really fun for me — to make a hit of a band, that I gave a platform to a band that didn’t have one before. - John Hughes

Ergenlik dersi için 3 farklı döneme ait film incelemem gerekiyordu. Bu filmlerden birini The Breakfast Club olarak seçtim. Diğerleri Kids ve Across the Universe idi. 

ÜNİVERSİTEYİ BİTİREN REGRESİF GENÇLERİN İSTEKLERİ

Biz, bir grup üniversiteyi bitiren genç olarak yükseklisansa hazırlanırken  regresyona uğrayarak lise dönemimize geri dönüş yaptık. Bu dönemden çıkmak için bazı isteklerimizi yerine getirmenizi diliyoruz!

1)LÜTFEN SULU ESPRİLER YAPMAYIN(ÖRNEK DÜN BİR TAKSİ ÇEVİRDİM HALA DÖNÜYOR).

2)HER HANGİ BİR SOSYAL PAYLAŞIM SİTESİNDE MÜMKÜNSE ÖZELLİKLE 90 LARA AİT DİZİ, MÜZİK, VİDEO PAYLAŞIMLARINDA BULUNMAYIN(ÖZELLİKLE LİSE DEFTERİ, ÇILGIN BEDİŞ).

3)BİZE BİR EV TUTUN (BOYUTU, KİRALIK-SATILIK FARKETMEZ AMA TEMİZ OLSUN). 

4)MÜMKÜNSE BİZE İŞ VERİN (BİRDEN FAZLA VE İLGİ ALANIMIZA YÖNELİK OLSUN).

5)SIK SIK BİZE YAŞADIĞIMIZ ANI HATIRLATACAK SEVİMLİ HEDİYELER ALIN Kİ ŞU ANIMIZI DA SEVEBİLELİM(RENK RENK DÖPİYEZ).

6) ALDIĞINIZ EVİN EŞYALARINI DA ALIN (İLGİMİZE YÖNELİK).

7)BİZİ ŞARAP İÇİLİP FELSEFE YAPILAN PARTİLERE GÖTÜRÜN.

8)BİZE SAYGI DUYUN Kİ “HAYIR ANNAA EN AKSAM DISARI CIKICAMM” DİYE ERGENCE TARTIŞMALARA GİRMEYELİM. ZİRA ÇOK TRAVMATİK OLABİLİR. OLGUN OLALIM.

9)KOCA ADAYLARIMIZA SAYGI DUYSUN KOCA ADAYI YOKSA İSTEĞE UYGUN KOCA ADAYI BULUN.

10)ESKİYİ HATIRLATAN EN ÖNEMLİ ŞEY ESKİ TELEFONLARDIR, HERKESİN IPHONE 5 İ OLMASI (6 YI DA BEKLEYEBİLİRSİNİZ) SAĞLAYIN.

Bu liste bu şekilde uzatılabilir. Listede alan da veren de gönüllüdür. 

teşekkürler

eskidekalan (tumblr ismi regression’ı doğrulamaktadır.)

Çoluk çocuk

Bu yazı, bana verdiği bir kitaba bir türlü başlayamamam üzerine az evvel konuştuğumuz, canım cancağzım “eskidekalan”a adanmıştır…
Bana verdiği kitap, Patti Smith’in anılarını yazdığı Çoluk Çocuk’tur.

Bu kadın kitap okuma şevkimi tekrar getirdi mi bilmem ama ( bir araya girmiştim), yazma şevkimi getirdiği bir kesin(epey bir araya girmiştim)..

Şu anda hasta yatağımdayım, ne tesadüf Patti… Ama insan hasta oldu mu bütün gün türlü türlü şeyler gelir aklına değil mi? Benim ruh enerjim, bedenim tarafından hapsolmuş gibi gelir hep… Her an bir şeyler yapmak isterim, “Boş boş oturmayayım” derim. Hep yapacak bir şeylerim vardır. Ama bedenim buna izin vermez. Fakat ruhum da kendini tamamen uykuya bırakmak istemez. En azından elime bir şey alırım, internetten bir şeylere bakarım. Kitap bile okuyamam. Kitaplar haketmezler böyle uyuşuk bir beyinle okunmayı. En sonunda “rüya görürüm, hayal kurarım” diye kendimi avutup, uykuya dalarım…

İşte hasta yatağımda bu kitabı okurken, çocukluğum geldi aklıma. Dört aydır Erasmus programı ile gittiğim Milano’daydım. Orada da yalnız kaldığımda anılarım gelirdi hep aklıma.. Patti, sanatçı olmaktan bahsetti.. Nasıl sanatçı olma arzusu ile yanıp tutuştuğundan, ve sonra bu yolda ilerlemesinden.. Ben, dört aydır eksiktim.. Arkadaşlarım, ailem yoktu, ülkemden, şehrimden uzaktım. Ama esas tiyatro yoktu.
Şimdi küçülüp, amcamların salonuna gitmeyi ne çok isterdim. Her anımda “sanatçı” olduğum o anlara… Her anımda, dünyanın ne büyülü bir yer olduğunu düşündüğüm, devler dünyasında küçük bir kız olduğum o zamanlara… Amcamların salonundayım. Yine akrabalar toplanmış, evde bir bayram havası var. Yemekler yenilmiş. Yengem kırmızı büyük tencerede dolmalar yapmıştır. Etli kuru Mardin dolmaları.. Ben patlıcan dolmasından yemişimdir. Şimdiyse benim sahnem. Sahnedeyim. Salonun ortasında. Kuzenlerim, amcamlar, yengemler, halamlar, eniştemler, mavi L koltuğa dizilmişler. Ben sırayla hepsinin taklidini yapıyorum. Beni bir minderin üzerine oturtmuşlar. Ben, küçüklerin bir şey diyemediği ailenin büyüklerinin bile taklidini yaparken onlar kıkır kıkır gülüyor. “Haydi amcanınkini de yap!” diyorlar. O an bir şey bulamıyorum. Ama sahne benim, bulmam gerek. Ben bir oyuncuyum.. Amcamın kızı “belin ağrıyor, arkana yastık koyuyorsun” diyor. Ben hiç bozuntuya vermeden rejisörümü dinliyorum. Herkes gene kıkır kıkır. Ben babalarının taklidini yapıyorum, kimsenin laf söyleyemediği babalarının. Sonra sıradakine geçiyorum… Onlar kim olduğunu anlıyor hemen.

Artık evlere dönme zamanı gelmiş. Fuayedeyim. Hayranlarım yanıma geliyor, “bu kız tam tiyatrocu” diyorlar. Ben küçük bedenime bakmadan, tepeden bir bakış atıyorum onlara. Sonra da kim sorarsa yapıştırıyorum cevabı: “Ben büyüyünce tiyatrocu olacağım.”. Annemler gülüyor, ” Zor meslek o kızım” diyorlar.. “Nedenmiş?” diyorum.. Kızıyorum onlara beni ciddiye almadıkları için. İçim buruluyor biraz, ama hayır ben tiyatrocu olacağım…

Ben de Patti gibi, küçükken öyküler yazmıştım.. Claudie’nin serüvenleri.. 1,2,3 diye giderdi… Şiir defterlerim vardı. Komposizyon sınavlarımı hoca hep yüksek sesle okurdu. Şarkılar bile bestelerdim.. Anneannemle birlikte yaşadığımız dönem, benim saçma seslerimden hiç sıkılmazdı. “Nasıl buldun?” diye sorduğumda da hep o kibar ses tonuyla “çok güzel” derdi… Yumuşak yanaklı anneanne. Senin anıların anlata anlata bitmez…

Müzikler, müzik dergilerini büyük bir ciddiyetle altını çizerek okuyup sonra indirdiğim müzikler…Ve Nirvana’nın hayatıma girişi. Athena’dan sonra uzun bir süre sırf onun albümlerini dinlediğim tek sanatçı.. İşte benim bu pragmatist yaklaşımlarımın bir sonucu.. “Bunlar yararlı, bunları dinlemeliyim” derdim. Bu sayede çok şey keşfettim. Hele Nightwish ve Epica’yı dinlemeye çalışmama rağmen, uzun bir süre onları sevememem ve ansızın bir gün serviste liseden eve dönerken onlardan bir şarkı açmam ve çöp tenekesinden uçan kelebeğe kadar her şeyin birdenbire anlam kazanmasını hiç unutmam. Ne olduysa o gün olmuştu. Sonra sabahları bile sonuna kadar sesini açarak Nightwish dinleyecektim. Uykulu gözlerle…

Küçükken, insan daha bir sanatçı oluyor.. Halbuki daha tiyatro kurslarına başlamamış ,başlayamamıştım.. Şimdiyse tiyatro ve okulu aynı anda yürütmeye çalışıyorum. Son seneme geldim. Master hazırlığı, not yükseltme dertleri var. Ama neden sanatı ertelemeliyim ki?.. Günlerim daha dolu, ama hem de daha boş.. Müzik dergilerinin altlarını çizmeyeli yıllar oldu. I-podumla birlikte o müziklerim de gitti.. Piyano kursuna giderken birden bir kararlılıkta aldırdığım elektro gitarım, Öss sebebiyle bir kenara bırakıldı. Tam elektroya geçmiştim.. Geçen gün tv de müzik yapan bir grubu izlerken babam “O gitarı da piyanoyu da en iyi yerden en zor zamanımda aldım niye çalmıyorsun?” dedi.. Sanat kolay kazanılmıyordu, para da, baba da öyle… Canım babam…

Hayat daha renkli olacak.. Olacak mı hakikaten? Not yükseltmelerin değil, sırf renklerin müzikle birleştiği bir hayat olsun. İçeride uyuyan canım annemle babam, şu an yanımda olmasını istediğim can, hep birlikte olsun, hep birlikte olalım, rengarenk…

Bu da benden bir kuple anı olsun, şurdan burdan…

Doğru Dövme

Küçüklüğümden beri dövmesi olanlara özenmişimdir. Bu sevdamın en net hatırladığım karesi, Antalya’daki tatilde gördüğüm bir kızdır. Salaş, rocker, uzun siyah kıvırcık saçları olan beyaz tenli bir turist, kaldığım bölge itibariyle de muhtemelen Rus’tu. Kızın yüzü değil ama yürüyüşündeki salınış ve evet dövmeleri hala aklımda. Belinde bir tane, sırtında bir tane bir de bileğinde sanırım, bir çok dövmesi vardı. Öyle bir özenmişim ki ben de gidip belime bir desen(bu yaşta yaptırsam ne ayıplarlar o dövmeyi ama o zaman çocuk diyip geçiyorlar işte) ve omzuma güneş şeklinde geçici dövmeler yaptırmıştım. Öyle hoşuma gitmişti ki… Hatta abimi özendirmiştim de o da yaptırmıştı.

Dövmenin piercingin özenilip de yaptırılamadığı yaşlardı o zamanlar. Şimdiyse yaş ilerledikçe “Neden olmasın?” lar, cesaretler gelmeye başladı biraz biraz. Benim için küçük ama insanlık adına büyük bir adım olan kulağıma ikinci deliğimi de kısa zaman önce yaptırdım. Büyük bir adım diyorum çünkü korkuyordum! Yıllardır “benim kulak memem küçük” bahanesiyle dolaştım durdum. Taa ki takıcı bir arkadaşım “yooo” diyene ve ardından korkusuzca bir grup ergenusun kıkırdağını deldirdiğini gördükten sonra. O zaman bazı şeyleri gerçekten abarttığımı gördüm.

Peki ya dövme? Onu da mı abartıyorum? Hep özeniyorum, benim de olsun şöyle göğsüm gerile gerile dolaşayım istiyorum. Ama nasıl? Hangi dövmeyi seçeceğim? Dövme dediğiniz şey bir evlenme değil de nedir? Evlenmek için doğru adamı bulmaya çalışıp duruyoruz, doğru dövmeyi nasıl bulacağız? Mezara kadar seninle gelecek o dövme, yok “Artık beğenmiyorum” falan kaldırmaz. Boşanması da kolay değildir haa, acıtır! Şimdi o zaman öyle bir dövme bulmalı ki sevdiğimiz her şeyi içersin! Mesela benim için hem fantastik olsun, hem kedili olsun, Elfçe bir şeyler yazsın, felsefik ama aynı zamanda estetik olsun, hem küçük hem büyük olsun! Ha bir de özgün olsun öyle herkeste olmasın. Bu madde için bazen kendi kendime tasarım yapmayı da düşünüyorum ama o zaman da sonsuz bir denizde kaybolup en sonunda “emeeen” diyorum. Sonra dövme resimleri araştırıyorum, tam gaza gelmişken birisi “emin misin?” sorusunu pat diye yapıştırıyor. E ben de büzüşük solucan gibi suratına bakıyorum( nasıl bir benzetmeyse). Hadi tamam dövmeyi buldum, mekan neresi? Önce görülmeyecek bir yer olmalı, sonra mazallah sıkılırsınız. Hep görünen yerde dövmesi olmak emekliye ayrılmış kocası olan kadınlara benzer herhalde. Aman yok yok evlilikte öyle sürekli iç içe olmaya gerek yok. Yok ama bu sefer de başkaları göremeyecek. Yani hem benim gözümün önünde olmayacak hem de başkaları tarafından görülebilecek.

Dakikada bir gidip orasına burasına dövme yaptıranlara gıbtayla bakıyorum( ya da baksam mı bilemiyorum, psikoloji hocamın garip dövmelerinden her yanımda olmasını istemezdim doğrusu). Herhalde gene girdiğim bir dövmeciye gelen bir grup ergenusun hemencecik karar verip dövme yaptırmalarını izlemeden iflah olmayacağım. Böyle bir iflah yöntemi de hiç hümanist gelmedi gözüme ama bu gidişle yaşlanıp da hala bakire kalan kadınlara benzemessem n’olayım: “Beni ne doktorlar mühendisler istedi.” O doktorlar mühendisler şimdi başkalarıyla anam. That is the reality.