Gidebildiğim her yere gitmek isterim, güzel anılar yaşamak isterim.

Piyano çalarım, Chopin piyano hocamın çok sevdiği bir besteciydi. Şimdi benim de öyle oldu. Bazen azıcık gitar tıngırdatırım. İlkokuldan beri renkleri ve yazı karakterleri değişen şiir defterlerim olmuştur. Seslendirme ve tiyatroyla uğraşırım. Bir ara grafik ve desen çizimleriyle uğraşmışımdır hala da biraz ilgilenmekteyimdir. Sinemaya, konserlere, sergilere vs gitmeyi de ayrıca severim. Kedileri çok severim, onlarla iç içe olmaktan onlara benzemeye başlamış bir tarafım vardır. Psikoloji okurum ve sosyal psikoloji dersinde de öğrendiğim gibi "biz sosyal hayvanlarız" ve ben de "bir sosyal kedi" yim...

Çoluk çocuk

Bu yazı, bana verdiği bir kitaba bir türlü başlayamamam üzerine az evvel konuştuğumuz, canım cancağzım “eskidekalan”a adanmıştır…
Bana verdiği kitap, Patti Smith’in anılarını yazdığı Çoluk Çocuk’tur.

Bu kadın kitap okuma şevkimi tekrar getirdi mi bilmem ama ( bir araya girmiştim), yazma şevkimi getirdiği bir kesin(epey bir araya girmiştim)..

Şu anda hasta yatağımdayım, ne tesadüf Patti… Ama insan hasta oldu mu bütün gün türlü türlü şeyler gelir aklına değil mi? Benim ruh enerjim, bedenim tarafından hapsolmuş gibi gelir hep… Her an bir şeyler yapmak isterim, “Boş boş oturmayayım” derim. Hep yapacak bir şeylerim vardır. Ama bedenim buna izin vermez. Fakat ruhum da kendini tamamen uykuya bırakmak istemez. En azından elime bir şey alırım, internetten bir şeylere bakarım. Kitap bile okuyamam. Kitaplar haketmezler böyle uyuşuk bir beyinle okunmayı. En sonunda “rüya görürüm, hayal kurarım” diye kendimi avutup, uykuya dalarım…

İşte hasta yatağımda bu kitabı okurken, çocukluğum geldi aklıma. Dört aydır Erasmus programı ile gittiğim Milano’daydım. Orada da yalnız kaldığımda anılarım gelirdi hep aklıma.. Patti, sanatçı olmaktan bahsetti.. Nasıl sanatçı olma arzusu ile yanıp tutuştuğundan, ve sonra bu yolda ilerlemesinden.. Ben, dört aydır eksiktim.. Arkadaşlarım, ailem yoktu, ülkemden, şehrimden uzaktım. Ama esas tiyatro yoktu.
Şimdi küçülüp, amcamların salonuna gitmeyi ne çok isterdim. Her anımda “sanatçı” olduğum o anlara… Her anımda, dünyanın ne büyülü bir yer olduğunu düşündüğüm, devler dünyasında küçük bir kız olduğum o zamanlara… Amcamların salonundayım. Yine akrabalar toplanmış, evde bir bayram havası var. Yemekler yenilmiş. Yengem kırmızı büyük tencerede dolmalar yapmıştır. Etli kuru Mardin dolmaları.. Ben patlıcan dolmasından yemişimdir. Şimdiyse benim sahnem. Sahnedeyim. Salonun ortasında. Kuzenlerim, amcamlar, yengemler, halamlar, eniştemler, mavi L koltuğa dizilmişler. Ben sırayla hepsinin taklidini yapıyorum. Beni bir minderin üzerine oturtmuşlar. Ben, küçüklerin bir şey diyemediği ailenin büyüklerinin bile taklidini yaparken onlar kıkır kıkır gülüyor. “Haydi amcanınkini de yap!” diyorlar. O an bir şey bulamıyorum. Ama sahne benim, bulmam gerek. Ben bir oyuncuyum.. Amcamın kızı “belin ağrıyor, arkana yastık koyuyorsun” diyor. Ben hiç bozuntuya vermeden rejisörümü dinliyorum. Herkes gene kıkır kıkır. Ben babalarının taklidini yapıyorum, kimsenin laf söyleyemediği babalarının. Sonra sıradakine geçiyorum… Onlar kim olduğunu anlıyor hemen.

Artık evlere dönme zamanı gelmiş. Fuayedeyim. Hayranlarım yanıma geliyor, “bu kız tam tiyatrocu” diyorlar. Ben küçük bedenime bakmadan, tepeden bir bakış atıyorum onlara. Sonra da kim sorarsa yapıştırıyorum cevabı: “Ben büyüyünce tiyatrocu olacağım.”. Annemler gülüyor, ” Zor meslek o kızım” diyorlar.. “Nedenmiş?” diyorum.. Kızıyorum onlara beni ciddiye almadıkları için. İçim buruluyor biraz, ama hayır ben tiyatrocu olacağım…

Ben de Patti gibi, küçükken öyküler yazmıştım.. Claudie’nin serüvenleri.. 1,2,3 diye giderdi… Şiir defterlerim vardı. Komposizyon sınavlarımı hoca hep yüksek sesle okurdu. Şarkılar bile bestelerdim.. Anneannemle birlikte yaşadığımız dönem, benim saçma seslerimden hiç sıkılmazdı. “Nasıl buldun?” diye sorduğumda da hep o kibar ses tonuyla “çok güzel” derdi… Yumuşak yanaklı anneanne. Senin anıların anlata anlata bitmez…

Müzikler, müzik dergilerini büyük bir ciddiyetle altını çizerek okuyup sonra indirdiğim müzikler…Ve Nirvana’nın hayatıma girişi. Athena’dan sonra uzun bir süre sırf onun albümlerini dinlediğim tek sanatçı.. İşte benim bu pragmatist yaklaşımlarımın bir sonucu.. “Bunlar yararlı, bunları dinlemeliyim” derdim. Bu sayede çok şey keşfettim. Hele Nightwish ve Epica’yı dinlemeye çalışmama rağmen, uzun bir süre onları sevememem ve ansızın bir gün serviste liseden eve dönerken onlardan bir şarkı açmam ve çöp tenekesinden uçan kelebeğe kadar her şeyin birdenbire anlam kazanmasını hiç unutmam. Ne olduysa o gün olmuştu. Sonra sabahları bile sonuna kadar sesini açarak Nightwish dinleyecektim. Uykulu gözlerle…

Küçükken, insan daha bir sanatçı oluyor.. Halbuki daha tiyatro kurslarına başlamamış ,başlayamamıştım.. Şimdiyse tiyatro ve okulu aynı anda yürütmeye çalışıyorum. Son seneme geldim. Master hazırlığı, not yükseltme dertleri var. Ama neden sanatı ertelemeliyim ki?.. Günlerim daha dolu, ama hem de daha boş.. Müzik dergilerinin altlarını çizmeyeli yıllar oldu. I-podumla birlikte o müziklerim de gitti.. Piyano kursuna giderken birden bir kararlılıkta aldırdığım elektro gitarım, Öss sebebiyle bir kenara bırakıldı. Tam elektroya geçmiştim.. Geçe gün tv de müzik yapan bir grubu izlerken babam “O gitarı da piyanoyu da en iyi yerden en zor zamanımda aldım niye çalmıyorsun?” dedi.. Sanat kolay kazanılmıyordu, para da, baba da öyle… Canım babam…

Hayat daha renkli olacak.. Olacak mı hakikaten? Not yükseltmelerin değil, sırf renklerin müzikle birleştiği bir hayat olsun. İçeride uyuyan canım annemle babam, şu an yanımda olmasını istediğim can, hep birlikte olsun, hep birlikte olalım, rengarenk…

Bu da benden bir kuple anı olsun, şurdan burdan…

Doğru Dövme

Küçüklüğümden beri dövmesi olanlara özenmişimdir. Bu sevdamın en net hatırladığım karesi, Antalya’daki tatilde gördüğüm bir kızdır. Salaş, rocker, uzun siyah kıvırcık saçları olan beyaz tenli bir turist, kaldığım bölge itibariyle de muhtemelen Rus’tu. Kızın yüzü değil ama yürüyüşündeki salınış ve evet dövmeleri hala aklımda. Belinde bir tane, sırtında bir tane bir de bileğinde sanırım, bir çok dövmesi vardı. Öyle bir özenmişim ki ben de gidip belime bir desen(bu yaşta yaptırsam ne ayıplarlar o dövmeyi ama o zaman çocuk diyip geçiyorlar işte) ve omzuma güneş şeklinde geçici dövmeler yaptırmıştım. Öyle hoşuma gitmişti ki… Hatta abimi özendirmiştim de o da yaptırmıştı.

Dövmenin piercingin özenilip de yaptırılamadığı yaşlardı o zamanlar. Şimdiyse yaş ilerledikçe “Neden olmasın?” lar, cesaretler gelmeye başladı biraz biraz. Benim için küçük ama insanlık adına büyük bir adım olan kulağıma ikinci deliğimi de kısa zaman önce yaptırdım. Büyük bir adım diyorum çünkü korkuyordum! Yıllardır “benim kulak memem küçük” bahanesiyle dolaştım durdum. Taa ki takıcı bir arkadaşım “yooo” diyene ve ardından korkusuzca bir grup ergenusun kıkırdağını deldirdiğini gördükten sonra. O zaman bazı şeyleri gerçekten abarttığımı gördüm.

Peki ya dövme? Onu da mı abartıyorum? Hep özeniyorum, benim de olsun şöyle göğsüm gerile gerile dolaşayım istiyorum. Ama nasıl? Hangi dövmeyi seçeceğim? Dövme dediğiniz şey bir evlenme değil de nedir? Evlenmek için doğru adamı bulmaya çalışıp duruyoruz, doğru dövmeyi nasıl bulacağız? Mezara kadar seninle gelecek o dövme, yok “Artık beğenmiyorum” falan kaldırmaz. Boşanması da kolay değildir haa, acıtır! Şimdi o zaman öyle bir dövme bulmalı ki sevdiğimiz her şeyi içersin! Mesela benim için hem fantastik olsun, hem kedili olsun, Elfçe bir şeyler yazsın, felsefik ama aynı zamanda estetik olsun, hem küçük hem büyük olsun! Ha bir de özgün olsun öyle herkeste olmasın. Bu madde için bazen kendi kendime tasarım yapmayı da düşünüyorum ama o zaman da sonsuz bir denizde kaybolup en sonunda “emeeen” diyorum. Sonra dövme resimleri araştırıyorum, tam gaza gelmişken birisi “emin misin?” sorusunu pat diye yapıştırıyor. E ben de büzüşük solucan gibi suratına bakıyorum( nasıl bir benzetmeyse). Hadi tamam dövmeyi buldum, mekan neresi? Önce görülmeyecek bir yer olmalı, sonra mazallah sıkılırsınız. Hep görünen yerde dövmesi olmak emekliye ayrılmış kocası olan kadınlara benzer herhalde. Aman yok yok evlilikte öyle sürekli iç içe olmaya gerek yok. Yok ama bu sefer de başkaları göremeyecek. Yani hem benim gözümün önünde olmayacak hem de başkaları tarafından görülebilecek.

Dakikada bir gidip orasına burasına dövme yaptıranlara gıbtayla bakıyorum( ya da baksam mı bilemiyorum, psikoloji hocamın garip dövmelerinden her yanımda olmasını istemezdim doğrusu). Herhalde gene girdiğim bir dövmeciye gelen bir grup ergenusun hemencecik karar verip dövme yaptırmalarını izlemeden iflah olmayacağım. Böyle bir iflah yöntemi de hiç hümanist gelmedi gözüme ama bu gidişle yaşlanıp da hala bakire kalan kadınlara benzemessem n’olayım: “Beni ne doktorlar mühendisler istedi.” O doktorlar mühendisler şimdi başkalarıyla anam. That is the reality.

Kokusu etrafa yayılınca…

Dışarısı soğuk. Yeni yılın ilk günü. Gecenin yorgunluğunu atmak için banyoya girdim. Şampuanım bitmiş. Etrafıma bakındım. Geçen yaz Antalya’daki otelden aldığım Bvlgari Şampuan bir köşede duruyor. Pek fazla kullanmıyorum onu. Şişesi küçük, biter diye korkuyorum. Ama bu sefer kullanacağım. Açtım kapağını, şaçlarıma sürdüm. Kokusu etrafa yayıldı…

Duştayım. Antalya’daki otelin duşunda. Saat gece 02.00. Şampuanlanıyorum. Gece yorgun argın yemekten gelmemize rağmen, villanın önündeki havuzun son kez tadını çıkarmak istiyorum. Bomboş havuza giriyorum. Gecenin bir vakti yalnız ben varım. Elimi kıpırdatınca dalgalar küçükten büyüğe tüm havuza yayılıyor. Ya da suya doğru nefes aldığımda su yine titreşiyor. Koskoca havuzu tek başıma titreştiriyorum. Gökyüzü kapkaranlık, yıldızlar parlıyor. Sanki kara, esmer bir kadın pırlantalar takıp takıştırmış. Sonra çıkıp duşumu alıyorum. Herkes uyurken balkonda tek başıma bira içip cips yiyorum. Sevgilime telefon ediyorum. Havuz ve esmer kadın da benimle bira içiyor.

Saçımı duruladım. İlk şampuan çok köpürmedi, bir kez daha şampuanlanlandım. Şampuanın kokusu etrafa yayıldı

Duştayım. Antalya’daki otelin duşunda. Saat yine geç. Şampuanlanıyorum. Yine yorgunuz. Ama Feride teyzem “bu fırsat kaçmaz, değerlendirin” diyor. Kuzenim zaten yüzmeye dünden razı. Havuza giriyor. Bana ısrar ediyorlar. Ama çok uykum var. Neden sonra kuzenime imrenip havuza giriyorum. Annemler balkondan bize el sallıyor. Havuzda komşk komik konuşan iki İtalyan da var, sonra çıkıyorlar ama. Hava kapkaranlık, havuzun en ucuna gitmeye korkuyoruz. Ama gitmek hoşumuza gidiyor, heyecanla karışık güzel bir korku içimizi kaplayan. Gittikçe ağaçlar kaplıyor her yanı, gökyüzünün karanlığı dalların arasından gözüküyor. Esmer kadın bu kez yırtık pırtık bir elbise giymiş. Kara teni yırtıkların arasından gözüküyor. Eve dönüyoruz. Duş alıyorum. Her yeri batırıyorum, banyo ıpıslak. Feride teyze bir bana bir otele söyleniyor. Böyle banyo kapısı mı yapılırmış? Havluyla suyu sıkıp sıkıp duruyor. Öyle sıkıyor ki kolları ağrıyor. Biz pijamalarımı giyiyoruz, kıkırdayarak uyuyoruz.

Duştaydım. Saçlarımı ikinci kez durulayıp gözlerimi açtım. Evdeydim. Banyo buram buram Bvlgari kokuyor…Dışarısı soğuk. Yeni yılın ilk günü. İçim sıcacık…

İÇİ DOLU KALEMCİK

Fonda Beatles çalıyor… 

Kırtasiyelere karşı hep bir zafım olmuştur. Geçenlerde fotoğraf bastırmaya bir yere gittim Beşiktaş’ta. Yanında rengarenk kalemler olan bir kırtasiye… Hani böyle küçük, şirin, renk renk, eski bir dükkan. Sıraselviler’deki müzik kursumun yanında vardı böyle bir yer. Tek basamakla kaldırıma göre daha alçakta kalan mağaramsı bir yerdir burası. Bu tip yerler daha çok resim öğrencilerine yöneliktir. Küçükken annemle giderdik, o kare kare şeker gibi pastel boyalara bayılırdım da ileride  ressam olmak ve öyle gelip onları almak isterdim. Büyüdüm, ressam olmadım ama o heyecan hiç gitmedi içimden. Hep aynı amca.. Ben notaları fotokopi çektiriyorum ama gözlerim fıldır fıldır, kalemlere bakıyorum. Timur Selçuk Sanat Merkezi’nin yanıdır burası. “Timur Hoca’ya selamlar” der, çıkarım bende oradan, kocaman eski kapıyı var gücümle iter, kursun nostaljik asansörüyle yukarı çıkarım. 


Burası da bana o zamanları hatırlattı. Küçükken bir de minicik kalır, kaybolurdum o kalemlerin arasında. Dayanamadım rengarenk uçlu kurşun kalemlerden aldım bir tane…


-Buyrun küçük hanım.


-Teşekkürler… Çok tatlı yapmışsınız dükkanı.


-Teşekkürler efenim…


Amca eski İstanbul beyefendisi… Kullanmayacağımı bile bile hatıra diye aldığım kalemim çantamda, sırıtarak ilerliyorum. Bir anlık girdiğim nostaljik o andan çıkıyorum, dar sokaklardan kalabalık caddeye ulaşıyorum.

Ve söz veriyorum…Emekli olunca böyle bir dükkanım olsun! :)

İÇİ DOLU KALEMCİK

Fonda Beatles çalıyor…

Kırtasiyelere karşı hep bir zafım olmuştur. Geçenlerde fotoğraf bastırmaya bir yere gittim Beşiktaş’ta. Yanında rengarenk kalemler olan bir kırtasiye… Hani böyle küçük, şirin, renk renk, eski bir dükkan. Sıraselviler’deki müzik kursumun yanında vardı böyle bir yer. Tek basamakla kaldırıma göre daha alçakta kalan mağaramsı bir yerdir burası. Bu tip yerler daha çok resim öğrencilerine yöneliktir. Küçükken annemle giderdik, o kare kare şeker gibi pastel boyalara bayılırdım da ileride ressam olmak ve öyle gelip onları almak isterdim. Büyüdüm, ressam olmadım ama o heyecan hiç gitmedi içimden. Hep aynı amca.. Ben notaları fotokopi çektiriyorum ama gözlerim fıldır fıldır, kalemlere bakıyorum. Timur Selçuk Sanat Merkezi’nin yanıdır burası. “Timur Hoca’ya selamlar” der, çıkarım bende oradan, kocaman eski kapıyı var gücümle iter, kursun nostaljik asansörüyle yukarı çıkarım.

Burası da bana o zamanları hatırlattı. Küçükken bir de minicik kalır, kaybolurdum o kalemlerin arasında. Dayanamadım rengarenk uçlu kurşun kalemlerden aldım bir tane…

-Buyrun küçük hanım.

-Teşekkürler… Çok tatlı yapmışsınız dükkanı.

-Teşekkürler efenim…

Amca eski İstanbul beyefendisi… Kullanmayacağımı bile bile hatıra diye aldığım kalemim çantamda, sırıtarak ilerliyorum. Bir anlık girdiğim nostaljik o andan çıkıyorum, dar sokaklardan kalabalık caddeye ulaşıyorum.

Ve söz veriyorum…Emekli olunca böyle bir dükkanım olsun! :)